New Zealand Trip 2007
KİA ORA(Merhaba) YENİ ZELANDA
Bu gün (8 Şubat 2007), saat 12’de kalkan Yeni Zelanda hava yollarına ait bir uçakla yerel saat öğleden sonra 5.00’i gösterdiğinde (Yeni Zelanda ile Avustralya arasında 2 saatlik bir zaman farkı var) uzun beyaz bulutlar ülkesi Yeni Zelanda’ya ulaştık.
İlk dikkatimizi çeken şey, hava alanının Melbourne, gittiğim diğer şehir ve ülkelere göre çok sakin ve sessiz olması oldu. Yeni Zelanda’ya gideceklere ilk tavsiyem hava alanının dışına çıkmadan pasaportlarını çantalarına koymamalarıdır. Çünkü zannediyorum 5 veya 6 yerde pasaportlarımıza baktılar.
Güler yüzlü gümrük memurlarının pasaport işlemlerimizi bitirmelerinden sonra hava alanından dışarı çıkıyoruz. Hayatımda ilk defa gördüğüm bir olayla karşı karşıyayız, gümrük kapısından pasaport işlemleriniz bitince geçtiğiniz kapının hemen yanında iki Yeni Zelandalı gönüllü, gelen misafirlere ücretsiz çay, kahve ve su servisi yapıyorlar küçük bir kafeteryada. Yeni Zelanda ile ilgili ilk öğrendiğimiz şeylerden birisi de dünyanın en çok gönüllü çalışanı olan ülkesi olması. Her birimde maaşlı çalışanların yanında, emekli olmuş evde oturmaktansa insanlara faydalı olmak için gönüllü olarak çalışanlar var.
Bu ülkede insanlar genellikle inanılmaz sakin ve hoşgörülü, bu trafik de dâhil hayatın her alanına yansıyor. Sokaklar ve yol kenarındaki çimler çok düzenli. Sanki hepsi tek elden çıkmış gibi. Rehberimiz bu çimleri herkesin kendi kestiğini söylüyor, gerçekten buna inanmak güç. Ve tabi ki muhteşem bir ortam. Yeni Zelanda’nın en büyük şehri Auckland’ın yaklaşık bir buçuk milyon nüfusu var. Aucklan’in Maori dilindeki adı ise “Tamaki Makau Rau” yani “100 aşığı olan genç kız” demek. Buraya ilk yerleşenler Turehu’lar. Bu şehir aynı zamanda bir yelkenler şehri. Dünyada kişi başına en çok yelken düşen şehir Auckland. Toprağın hemen hemen hiç görünmediği yeşilin ve mavinin şehri Auckland, gündüz ne kadar güzelse gece o kadar hatta ondan daha güzel bir şehir. Yeni Zelanda’nın 2. başkenti, 25 yıl başkentlik yapmış ancak daha sonra Yeni Zelandalılar başkenti Wellington’a taşımışlar.
Dünyada 16 milyon Yeni Zelandalı var. Ancak bunların sadece dört milyonu Yeni Zelanda’da yaşıyor. Diğerleri dünyanın değişik ülkelerinde yaşıyorlar ki en çok da Avustralya ve İngiltere’de. Burada nüfusun tam 25 katı koyun var. Yani 4 milyonluk ülkede 100 milyon koyun var. Avustralya ve Çin’in ardından dünyanın en büyük 3. yün üreticisi Yeni Zelanda. Bu arada dünyanın en çok golf sahasının da Yeni Zelanda’da bulunduğunu eklemeliyim. Yolunuz düşerse tavsiye ederim. Her ne kadar koyun ile golf birbiriyle ilgili değilse de aklınızda bulunsun istedim.
Türkler ilk kez buraya 1970 yılında gelmişler. Ancak maalesef çok az sayıda Türk gelebilmiş. Şu an burada yaklaşık 2 bin Türk var. Bunların çoğu da 1990’dan sonra gelmişler. Burada Türkiye’den gelen toplum üyelerimiz maalesef çok dağınık halde yaşıyorlar. Hava alanından çıkar çıkmaz bekleme salonunda bizi misafir edecek olan Cihan beyi görüyoruz ve bu dünyanın en altındaki ülkede tanıdık bir sima görmenin mutluluğunu yaşıyoruz gerçekten. Cihan bey bizi, yakın arkadaşlarından Tahsin beyin evine yemeğe götürüyor. Sabah kahvaltısı da dâhil hiç bir şey yemedik o ana kadar, çünkü yol rehberimiz Mustafa bey bilet alırken Müslüman olduğumuzu ve helal yiyecek istediğimizi söylemeyi unutmuş. Tahsin Bey misafirleri için mangalda nefis balıklar pişiriyor. Belki de hayatımızda yediğimiz en lezzetli balık ziyafetlerinden birisi. Tahsin Bey de Yeni Zelanda’ya 2000 yılından sonra gelen Türklerden. Misafirperverliği ile gerçekten Anadolu insanının bütün faziletlerini uzak ülke Yeni Zelanda’da yaşatıyor. Kendisi ve çocukları bizleri rahat ettirmek için ellerinden geleni esirgemiyorlar. Yemekten sonra Tahsin beyle vedalaşıp kalacağımız yere gidiyoruz. Aman Allahım o da ne! Ormanın içinde denizin kıyısında, göz kamaştıran deniz, köprü ve şehir manzaralı bir mekân. İstanbul Tarabya’da kaldığım evi hatırlıyorum ve bu güzel manzara karşısında tarifsiz duygu gel-gitleri yaşıyorum. Akşam Cem Yılmaz’ın Hokkabaz filmini seyrediyoruz arkadaşlarla ve biraz olsun hüznü ve gurbet burukluğunu atıyoruz içimizden.
Gece saat bir ve ben hala bu inanılmaz güzel manzara karşısında geçmişimle dertleşiyorum. Yaşarken çok iddialı olmamak lazım. Tabiî ki hayallerimiz, hedeflerimiz, isteklerimiz muhakkak olacak. Ama hayatta olmazsa olmazları azaltmak, gelecekteki yaşayacaklarınızdan zevk almanızı sağlayacak ve hayal kırıklıklarınızı azaltacaktır. İnsan otuz yaşını geçince bunu daha da iyi anlıyor. Sahibi ile aradaki mesafenin maddi olarak da azalıyor olmasından zannediyorum.
II. GÜN
Yol arkadaşlarım Mustafa ve Tugay beylerle ikinci günün sabahında kaldığımız mekânın balkonunda o göz kamaştırıcı manzara ve denize karşı çok güzel bir kahvaltı yaptık. Manzara ve sohbeti canan bizi farklı bir atmosfere götürdü. Yarım saat olarak planladığımız kahvaltı yaklaşık 2 saat sürdü. Ardından Auckland turumuza feribotla başladık. Güzel bir tevafuk mihmandarımız, 1989-90 yıllarında babasını Uşaktan tanıdığım ve o yıllarda henüz daha 4-5 yaşında olan, Yeni Zelanda’da karşıma 21 yaşında delikanlı olarak çıkan Abdullah kardeşimiz idi. Bize şehri gezdirebilmek için elinden geleni fazlasıyla yaptı. Önce şehir merkezinde acil ihtiyaçlarımızı (para bozdurmak, telefona kart almak, kemer v.s.) hallettik. Akabinde güney yarım kürenin en yüksek kulesi olarak anlatılan Sky Towere çıktık. Yüksekliği 328 metre olan bu yapı, bu yarım küredeki emsallerinden biraz daha yüksek ve biraz daha ihtişamlı. Burada enfes şehir manzarasına karşı içilen kahve anlatılmaz, yaşanır. Sky Tower 1997 yılında tamamlanmış. Yıllık 600.000 insan ziyaret etmekte. Başka ilginç bir yönü de şehri ziyaret etmek için çıkılan noktada zeminin bir bölümü de cam. Her ne kadar betondan daha sağlam olduğu söylense de bu camın üstünden geçmek insana biraz ürperti veriyor. Çünkü yerden yaklaşık 300 metre yükseklikteyiz.
Burada yol arkadaşımız Tugay beyin maceraperest ruhu depreşti. Biraz da bize inat bungy jumping yapacağı tuttu. Güç bela yüksekten atlama yapılan yerin merkezini bulduk 192 metreden atlayacak ancak her metre için adamlar bir dolar istiyorlar yani 190 dolar. Arkadaşı zor ikna ediyoruz. En son oradan atlayanların yüzünü görünce vazgeçiyor ama bu gezide muhakkak atlayacak sözleştik.
Buradan sonra Yeni Zelanda’nın en büyük müzesi olan Auckland Müzesine gidiyoruz. Müzenin yer aldığı park inanılmaz büyük. Parkın bir yerinde taşları Türkiye’den gelmiş küçük bir anıt görüyoruz. Anıtın bir tarafında Atatürk’ün Çanakkale'de Mehmetçik Anıtı'nı ziyaret edip bir konuşma yapacak olan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya, Çanakkale Savaşları'nda diğer milletlerden ölen askerlere de hitap edilmek üzere verdiği not olan:
“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada, bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve rahat içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlâtlarını savaşa gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız, bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.” sözleri yazılı.
Müze oldukça geniş (…) İçerisinde en büyük yeri Maori kültürü ve Yeni Zelanda’nın bitki örtüsü ve hayvan çeşitlerinin tanıtıldığı bölüm kaplıyor. Burada bolca Yeni Zelanda’daki kuşlardan bahsediliyor. Yeni Zelanda’da daha önceleri yüzlerce kuş türü yaşıyormuş. Ancak şu an uzmanların belirleyebildiği yaklaşık 85 kuş türü yaşıyor. Birçok kuşun da nesli tükenmiş. Mesela Moa kuşu yaşıyormuş burada. Bazı kaynaklarda bu kuşun 4 metre uzunluğunda olduğu yazıyor. 17. yüzyıldan sonra malesef bir daha görülmemiş Moa kuşları. Zannediyorum Maori adı da oradan geliyor. Bunun araştırmasını da sizlere havale ediyorum.
Yine dünyanın en farklı kuşlarından olan uçamayan Kakapo Papağanı bu ülkede yaşıyor. Bir başka uçmayan kuş türü ise Kivi. Kivi kelimesi Yeni Zelanda için en önemli üç kelimeden birisi belki. Çünkü burada sonradan adaya gelen yerleşimcilere Kivi deniyor. Yani Avustralya’da Ozi neyse Yeni Zelanda’da da Kivi o. Buraya ilk gelen yabancı Hollandalı Abel Tasman. Tasman 1642 yılında bu adaya gelmiş ancak korkudan çıkmaya cesaret edememiş. Gönderdiği öncü bir kaç kişinin adadaki yerliler tarafından derdest edilmesinden sonra Abel Tasman apar topar adadan ayrılmış. Ancak İsim vermeyi de unutmamış. Daha sonra adanın meşhur kâşifi ki ölümü de burada olmuştur, Kaptan James Cook; 1769 yılında Yeni Zelanda’ya geliyor. Ardından Kivilerin (İngilizlerin) adaya akını başlıyor. 1840 yılında Waitangi anlaşması imzalanmak üzere 500’e yakın Maori kabile şefini dolaşıyor. Sonunda kabul edilip ilan ediliyor. Ve adanın yüzde ellisine İngilizler yani Kiviler resmen sahip oluyorlar. Maalesef anlaşmanın İngilizcesi ile yerli dildeki tercümesi arasında büyük farklar olduğu için uzun mücadeleler yaşanıyor. Adadaki İngiliz hâkimiyeti böyle başlıyor.
Yeni Zelanda’nın milli günü 6 Şubat. Waitangi anlaşmasının kesin kabul günü olan bugün, Yeni Zelanda’da milli bayram olarak kutlanıyor.
Buraya gelen hemen hemen bütün etnik toplumlarla ilgili bölüm var müzede. Bizimle alakalı da Türk giysileri ve Türk hamam kıyafeti yer alıyor. Ancak maalesef gerçekçi değil. Keşke müze idaresi ile görüşülüp daha güzel ve daha gerçekçi malzeme temin edilebilse. Müzedeki Maori dans gösterisini maalesef bu gün kaçırmışız. Daha sonra bunun için tekrar geleceğiz.
Akşam eve geldiğimizde Abdullah beyin bize başka bir sürprizi var. Dünyanın gerçekten bu en dibindeki güzel ülkede çiğ köfte yoğuruyor. Sanki Anadolumun bir kasabasındaymışız gibi hissediyoruz kendimizi. Ne güzel, gittiğimiz her yere kültürümüzü, dilimizi, dinimizi ve yemeklerimizi götürmüşüz ve yaşatıyoruz.
III. Gün
Bu sabah Rotorua denen bir bölgeye gidiyoruz. Yeni Zelanda’daki yerli halk Maorilerin kültürlerini görmek için. Maoriler Yeni Zelanda’ya bundan tam 1350 yıl önce gelmiş olan adalılar. Samo, Tongo, gibi adalardan buraya gelmişler. Adalarda yaşanan iç savaş ve kabileler arası sürtüşmeler gibi güç yaşam koşullarından kurtulmak için, teknelerle yaptıkları yeni bir yurt arayışı sırasında Yeni Zelanda’yı keşfetmişler. Yeni Zelanda’ya ilk ayak basan Maorinin Denizci Kupe olduğu söyleniyor. Maorilerin dansları, şarkıları, inançları insana mantıklı gelmese de ilginç. Hongi adı verilen burun buruna dokundurularak selamlaşmaları, vücut yapısı görülmeye değer.
Maorilerin çok tanrılı bir inanç sistemleri var. Başta Orman, Gök ve Okyanus tanrısı olmak üzere, irili ufaklı pek çok tanrıya inanıyorlar. Bu kadar çok tanrının olmasının doğal bir sonucu olarak pek çok efsane de var. Anlayamadıkları bütün olaylara bir efsane uydurmuşlar. Maoriler zamanla kendi dillerini unutmuşlar, şu an sağlıklı olmayan verilere göre sadece yüzde 17 veya 18’i Maori dilini biliyor ve konuşuyor. Avustralya’daki Aborijinlerin tersine Yeni Zelandadaki Maoriler günlük hayatın merkezindeler. Her tür işte Maorileri görebilirsiniz. Gittiğimiz bölge Maorilerin yaşadığı bir bölge, burada Maori köyleri var. Bu köyler aynı zamanda açık hava müzesi görevi de görüyorlar. Buralara giriş paralı. Bu bölgenin diğer çok önemli bir özelliği de kraterler bölgesi olması. Sıcaklığı en derin noktasında 200 dereceye ulaşan dünyanın en sıcak su kaynağı Frying Pan Lake (Kızartma Tavası gölü), Waikoropupu Kaplıcası, Franz Joseph ve Tazman Buzulları, Nettlebed Mağarası ve 180 milyon yıllık Curio Bay Ormanı. Kısaca volkanlar, buzullar, kraterler, göller, gayzerler… Etrafınızda fokurdayan çamurlar, kaynayan sular, içinden duman çıkan kayalar. Bir anda kendinizi bambaşka bir atmosferde hissediyorsunuz gerçekten. Filmlerdeki mahşer sahnesi gibi. Dumanlar, kaynayan su, toprak; insanı hayrete sürükleyen başka bir olay ise bütün bu duman, kaynama ve alevlerin etrafı alabildiğine yemyeşil. Daha doğrusu Yeni Zelanda tamamen yemyeşil bir ülke. Şimdiye kadar gördüğüm en yeşil ikinci ülke Yeni Zelanda. Adaların gerçekten incisi. Sakinliği, insanlarının centilmenliği, ekonomik rahatlığı ve daha sayamadığım onlarca özelliği ile gerçekten adaların incisi. Bizi misafir eden kurumun adının Türkçe anlamı da Adaların İncisi Vakfı. Gezimizin başından sonuna kadar vakıf yetkilisi arkadaşlarımız bizleri bir an bile yalnız bırakmadılar. Dünyanın dibindeki bu güzel ülkede her gelene evlerini ve gönüllerini açan bu arkadaşlara teşekkür ediyoruz.
Gündüz turunda bu harika tabiat manzarası ve olayları yanında bir de Maori halk kültürü gösterisi yer alıyor. Maalesef her gün tek bir gösteri olduğu için biz gösteriye yetişemiyoruz. Gösteriye izlemeyi sonraya erteleyip, bölgenin en heyecanlı eğlencelerinden biri olan dağdan aşağıya kayak arabalarıyla kaymayı tercih ediyoruz. Her tur yaklaşık 25 dakika sürüyor ve biz beş tur olan biletlerden aldık. Hakkımızı sonuna kadar kullanıyoruz. Mihmandarımız Güneş Bey maalesef 4. turda bir kaza geçiriyor. Ve bacağı yaralanıyor. Pansumandan sonra tura devam ediyoruz. Aziz dostumuz Güneş Bey o haliyle bize gezimizin sonuna kadar inanılmaz bir fedakârlıkla eşlik ediyor. Öğle yemeği için bu uzak ülkenin en ücra sayılabilecek bir kasabası Rotuaruda Ayhan beyin açtığı Kebap dükkânına gidiyoruz. Bu da bizim için şaşırtıcı bir sürpriz oluyor. Anadolu insanının bu girişimciliği ve fedakârlığı sayesinde kebabımız dünyanın en önemli hazır yiyeceklerinden birisi olacak herhalde. Ayhan beyle muhabbeti biraz uzatınca gideceğimiz diğer bot turunu da 5 dakika farkla kaçırıyoruz. Nehri botla gezmek yerine mihmandarımız Ayhen Bey’le sohbet etmeyi, onunla Anadolu hatıralarımızı paylaşmayı tercih ediyoruz. Ardından botla yapacağımız geziyi yürüyerek yapıyoruz.
Ayağı sakatlanan Güneş Bey’le nehirin kenarından bir saat yürüyerek şelaleye varıyoruz. 9 metre yüksekliğindeki şelalenin gürültüsü insana ürperti veriyor ancak karşılaştığımız manzara her şeye değer doğrusu. Yeni Zelanda’ya gidecek olan dostlara muhakkak bu yürüyüşü yapmalarını tavsiye ediyorum. Çok dinlendirici ve zevkli. Ardından Tugay beyin yüksek atlama yapması için bir başka mekâna gidiyoruz ancak 2 dakika farkla kaçırıyoruz.
Burada bize çok tuhaf gelen bir alışkanlıktan, uygulamadan bahsetmek yerinde olacak sanıyorum. Ada halkı ve görevlilerinin dakikliği. Mesai saatlerini saniye aksatmıyorlar. Eğer bir ofisin kapanma saatinden 30 saniye sonra geldiyseniz, işinizi yaptırmanın hiçbir imkanı yok. Hiç umurlarında da değil. “İsterseniz yarın gelebilirsiniz.” Diyorlar. Böylece Tugay Bey de, karizmaya zarar vermeden, Bungy Jumping iddiasından vaz geçmiş oldu.
Yol boyu yine yeşillik ve sükunet. Akşam buraya eğitim için eşiyle birlikte gelmiş olan fedakâr bir Türk abimizin evine misafir oluyoruz. Sofrada Türk yemekleri. Akşam yine o muhteşem manzara karşısında uzun çay muhabbetimizi yapıyoruz. Deniz ışıl ışıl, hafif rüzgâr, ayın loş ışığı, ağaçların hafif hışırtısı ve fonda klasik türkülerimizin melodisi ve Çaykur ile demlenmiş buğu buğu çayımızı içiyoruz balkonda. İnsan bu güzellik karşısında şairleri daha iyi anlıyor. Gece bitmesin istiyor gerçekten.
IV. Gün
Bugün yine yoğun bir programımız var. Önce ormanın içerisinde deniz manzaralı balkonda kahvaltımızı yapıyoruz. Ardından şehirde hediyelik eşya satan mekânlara gidiyoruz. Benim gezilerde en sevdiğim mekânların başında geliyor hediyelik eşya satan dükkânlar. Aynı cadde üzerinde her serbest piyasa ekonomisinde olduğu gibi aynı hatıralık eşyaları farklı fiyatlara bulabiliyorsunuz. O nedenle birgün buralara yolunuz düşerse, alış-verişi bitirmek içinacele etmeyin, derim.
Maalesef bu tür hatıraların yüzde yetmişi Çin malı, Japon malları da yaygın burada. Ama maalesef Yeni Zelanda’yı tanıtan Yeni Zelanda yapımı hatıra bulmak çok zor. Size Yeni Zelanda’dan tavsiye edebileceğim en güzel hatıra yünden örülmüş eşyalar ve tabiî ki bal.
Pazar günleri Auckland sokakları hele hele de sabahları alabildiğine sessiz. Sanki bütün şehir dinlenmeye çekilmiş. Sokakta gezenlerin çoğu bizim gibi yurt dışından gelmiş gezginler. Alış veriş seremonisini kısa kesmemiz gerekiyor çünkü müzedeki Maori müzik ve dans gösterisine yetişeceğiz. Gösteriden 10 dakika önce müzeye geldik ve biletlerimizi aldık. Ha bu müzede çok ilginç bir sistem var. Kapıdan giriyorsunuz karşınızda bir yazı “Müze Ücretsizdir” tam kapıdan gireceksiniz bir masadan ses geliyor. Müzeye bağış yapmanız gerekiyor. E tabii soruyorsunuz bağış gönülden yapılan bir şeydir, yapmasak olmaz mı? Kadın sanki soruyu ilk defa işitmiş. Hayır böyle birşey mümkün değil diyor. O zaman bu bağış değil ücret oluyor diyoruz, bir müddet düşündükten sonra maalesef evet diyor ve müzeyi ziyaret için mecburi bağışlarımızı yapıyoruz. Müzede yok yok. Gösteri için iki Maori geliyor ve bizi gösteri salonuna alıyor. Yarım saatlik çok güzel bir gösteri seyrediyoruz. Maori kültürü ile alakalı ve gösterinin finalini sanatçılar hepimizin merakla beklediği gösterilerine yani Haka dansına başlıyorlar. İlk defa burada görüyoruz kadınların da Haka dansı yaptıklarını. Bu taraflara yolunuz düşerse muhakkak seyredin. Gösteri sonunda isteyen herkesle fotoğraf çektiriyor Maori sanatçılar. Gösterinin ardından yine bot gezisi için yollara düşüyoruz. Bir süre sonra benzin almak için durduğumuz yerde bot gezisinin biletlerinin satıldığını gösteren bir ilan görüyoruz ve bilet almak için ofise gidiyoruz ancak gezimizdeki sürprizlerden birisi daha. Bot bozulmuş bir hafta gezi yok. Bu ülkeye geleceklere bir başka tavsiyem de kesinlikle gelmeden önce gidecekleri yerler hakkında net bilgiler alsınlar ve programlarını ona göre yapsınlar. Yoksa sık sık sürprizlerle karşılaşırlar. Naçar geri dönüyoruz. Yolda yeni bir program yapıyoruz. Hep uzaktan gördüğümüz yanar dağlardan birisine çıkıyoruz. Bizden önce muhakkak buraya bir Türk grup gelmiş. Çünkü kraterin en derin noktasında Türkçe olarak taşlarla gelen grubun adı yazılmış. Oraya da imzamızı atmışız. Gülümseyip geçiyoruz. Daha sonra şehir dışındaki güzel mekânları ziyaret ediyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyoruz, yol arkadaşlarımızdan Mustafa bey artık fotoğraf çekmekten bitap düştü ve fotoğraf makinesini elinden düşürdü (su-i zan olmasın ama sanki bana bilerek yaptı gibi geldi, üç günde hayatında çektiği tüm fotoğrafların iki katını çekince bunu normal karşıladık artık.)
Maalesef her fani canlının veya işin sonu geldiği ve geleceği gibi maalesef bizim gezimizin de sonu geldi. Her şeyi ile dört dörtlük bir gezi oldu gerçekten. Avustralya’da yaşayıpta Yeni Zelanda’ya gitmeyenlere muhakkak tavsiye ederim. Avustralya içindeki gezilerden çok daha ucuza gidip gelebileceğiniz bir ülke Yeni Zelanda. Vize derdi de yok. Pasaportunuzu alıp gidiyorsunuz. Geçici vizesi olanlar, vize almak zorundalar o da kolay. 10 gün içinde vize alabiliyorsunuz. Oraya gittiğinizde Adaların İncisi vakfından yardım isteyebilirsiniz. Bizi muhteşem ağırladılar, her birine tek tek teşekkür ediyoruz. Başta Cihan beye, Güneş beye, Abdullah beye, Kebapçı Hasan abimize, toptan gıdacı Tahsin abimize, eğitimci Taner beye ve bütün görevli ve yetkililere sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz.
E noho ra Yeni Zelanda, E noho ra Aziz ve muhteşem dostlarım.
Ercan Sakarya
mihsansakarya@hotmail.com
|
Date: 01/01/2008
Owner: Gallery Administrator
Size: 31 items
|